19 Aralık 2013 Perşembe

Etkin Dinlemenin Önemi


Iletisim becerisi empati ve samimiyetle desteklenmedikçe, iletişim konusunda alacağınız hiçbir eğitim sizi uzun vadede başarıya götürmez. Çünkü empati ve samimiyet iknanın temel taşıdır. Insanların iletişim kuramaması, karşısındakini etkin bir biçimde ve anlayışla dinleyememesinin bir sonucudur. Özellikle günümüzde iletişimde git gide kısırlaşıyoruz. Insanlar gün geçtikçe daha da yanlızlaşıyor ve bu sebeptendir ki konuşurken karşındakini içten dinlemek ve karşılık vermenin önemide bir o kadar artıyor. Iyi bir dinleyici olmak her zaman için önemli ve kiymetlidir.  Bir düşünün çevremizde çok konuşan insanlar görebiliriz.  Ama kimse çok dinlediğimiz için suçlanmaz.
Dinleme bir onay göstergesi olduğu için özdeğer duygusunu besler, dinleme söz konusu olmadığında da tam tersi söz konusudur.
Iş hayatında da durum farklı değildir. Iyi bir dinleyici insanları kendine çeker. Tarafsızca dinleyen biriyle konuşmak çoğu kişiye iyi gelir. Sebebi ise, olaylara dışarıdan bakabilen biriyle sohbet etmek bazen terapi etkisi yapmaktadır. Günümüzde ki gergin iş hayatında önemli bir yetkinlik olduğunu düşünüyorum.
Az düşünür 
Az konuşurdu
Fikrini hiç belirtmezdi
Neşe kaynağı olurdu
Nereye gitse 
Dinlediğini görebilirdiniz. 
Dinleme sayesinde, arkadaş edinebilir, iş ilişkilerinde karşılıklı anlayış geliştirebilirsiniz. Dahası dikkatle dinlerseniz karşınızda ki kişi yada kurumun özellikleriyle ilgili ipuçları yakalayabilirsiniz. Iyi bir dinleyici olmayan insanlar dinlemeyi pasif bir aktivite olarak nitelendirir.
Çünkü egoları onları engeller. Karşılarında ki kişiyi etkilemek için dinlemekten çok konuşmaya ihtiyaç duyarlar.
Hayatımızda etrafınızı gözlemlerseniz şiddetli bir konuşma sendromu yaşandığını görürsünüz. Insanlar yaptıkları bu yorumlarla katkıda bulunduklarını zannederler. Ama herşeye karışırken asıl önemli noktaları kaçırdıklarının farkında değildirler. Cevaplarını bildikleri sorular sorarlar ve konuştukları için iletişim kurduklarına inanırlar. Ancak ne kadar çok yanıldıklarının farkında bile değillerdir.

Etkin dinleme hakkında bir öneri
Okuduğum kitaplardan bulduğum bir yöntemi sizinle paylaşmak istiyorum. Adı W.C. Fields testi bu teste göre karşınızda ki kişinin dinleme düzeyini ölçmek için konuşmanız sırasında " günlerce, yiyip içmekten başka bir şey yapmadan yaşadık. " biliyorum sizede çok saçma geldi ancak karşınızda ki kişi konuyla ilgili olmayan bu konu hakkında yorum yaparken "aa ne kötü" , "gerçekten mi?" Şeklinde tepkiler verirse asıl saçmalayanın o olduğunu göreceksiniz. Aksine dinleyen kişiler ise anlamsız bir tebessümle karşılar yada kahkaha atar. Bana göre saçma olduğu kadar eğlenceli bir yolda. :) Etkin dinlemenin önemli bir konu olduğu için bu konuyu bir kaç seride anlatma gereği duydum. Serilerin devamı da en kısa zamanda sizlerle buluşturacağım. Bilgili günler dilerim :)

10 Aralık 2013 Salı

Pazarlamanın geleceği ve empatinin önemi

Gerçek iletişim güven, dürüstlük ve empati gerektirir. Özellikle günümüz şartlarında güven ve dürüstlük oldukça on plana çıkmaktadır. Ikna gücü; empati ve samimiyet size ne kazandırır? Aristoteles ikna gücü yüksek kişilerin konuşmalarında üç farklı unsurdan yaralandığını söyler:
1 . Ethos: konusmacinin iletişim esnasında bıraktığı izlenimleri ilgilidir. Mesajın inandiriciligi konusmacinin dinleyiciye güven vermesine bağlıdır.
2 . Pathos: dinleyici nin duygularıyla ilgilidir . Aristoteles : konuşma duyguları harekete geçirir se dinleyici ikna olur. Empati kurmak çok önemlidir.
3. Logos: konusmacinin kullandığı kelimelerdir. Aristoteles e göre kelime seçimleri ve anlatılan hikaye, alıntı ve olaylar, dinleyiciyi ikna için çok önemlidir. Alıntı yaptığım yazara göre ethos pathos logos sıralaması gitmekte bana göre ise ilk empati yani pathos daha sonra logos ve ethos gelmeli nedeni ise kişi ilk başta karsisindakinin derdini anlayamazsa onun derdine yönelik bir carede bulamaz ardından doğru kelimelerle karsisindakinin güvenini kazanmalı güven etmeni kelimelerden sonra gelmelidir sebebi ise konuşmacı karsisindakine bakislariyla güven vermeyeceği için güveni ilk önce güven oluşturacak kelimelere oluşturacaktır. Ikna hem bilinçaltı hemde bilinç düzeyinde gerçekleşir. Bilinç de kişi duruma odaklanarak rasyonel bir karar verir. Bilinçaltı nda ise duygusallik açığa çıkar ve kişi karsisindakinin ona sağladığı güven ve hislere göre karar verir.
Empati
Empati karşınızda ki kişinin duygularını , fikirlerini ve durumunu anlayıp tanımlama becerisidir. Doğuştan gelen bu beceri bazı insanlarda fazlasıyla gelişmiştir. Bu kişiler bu sayede başkalarının olaylara nasıl tepki vereceğini tahmin edebilirler. Kendilerini onların yerine koyabildikleri için, neyi nasıl söyleyeceklerini belirler. Karşısındaki kişinin düşüncelerini okumaya çalışırlar. Empati si yüksek kişiler herseyden önce yapmacık değildirler ve diğer insanlarda onlarda ki bu samimiyet hissederler. Insanlar birinin kendini onların yerine koyup hislerini içtenlikle anlamaya çalıştığını fark ettiklerinde, dostça bir ilişkinin temeli atılmış olur. Böylece fikir ve önerilerinizi dinleme ihtimalleri artar. Burada yazarın sözü olan doğuştan gelen bir özelliktir sözcüğüne tamamen katılıyorum ve bu özelliğin yani empatinin de gelistirilebilecegine inanıyorum. Bu özelliği geliştirmede buldugum bir yöntemi sizlerle paylaşmak isterim. Bu aşamada ilk önce kendime bir örnek olay seçip kendimi bu örnek olayın içinde hayal ediyorum. Daha sonra bu olaydaki asıl amaç doğrultusunda hayal kuruyorum. Örnek vermem gerekirse, kendimi diyelim ki bir satış görüşmesinde hayal ediyorum ve karşımdaki kişi için herhangi bir sorun buluyorum. Ardından bu sorun benim başıma gelseydi tepkim ne olurdu nasıl düşünür, hisseder ve hareket ederdim diye düşünüyorum. Bunu yaparken birkaç yönden bu konuya derinlemesine iniyorum. Olasılıklar oluştuktan sonra her olasılıkta ben olsam ne yapardım diyorum ve bu çözümleri aşama aşama şu yüzüne çıkarıyorum. Bu aşama çok önemlidir sebebi ise bana göre hayaller insanın bilinçaltını yani duygularını oluşturur. Bilinçaltınızda düşündüğünüz şeyler yani hayalini kurduğunuz şeyler genellikle insanın ihtiyaç duyduğu şeylerdir. Insan hayallerinin çok azı insanın elde ettiği şeyler hakkında kurduğu hayalleri içerir diye düşünüyorum. Bu düşünceler yani hayaller adeta bir hard disk gibi insanın davranışına işler hayaller gidilen istikamette hem motivasyon ortamı hemde bir tür davranış tetikleyici olduğunu düşünüyorum. Sizinde bildiginiz gibi bilim adamları buluşları ilk önce soyutlaştırıp daha sonra somutlaştırma yoluna gider ve burasi çok önemli bu yolda buluşun her aşamasını düşünürler ve bu düşüncelere göre kendilerine bir yol belirlerler. Iste bu hayaller de sizi görüşmenizde dinleyiciye bir adım daha yaklaştıracak çünkü nereye ve ne yönde adım alacağınızı siz zaten çok önceden belirlemiş olmuş olacaksınız geriye sadece adım atmanız kalacak. Diğer bir pazarlama yazı serisinde görüşmek üzere :)

5 Aralık 2013 Perşembe

En kısa zamanda...

          Önceki blogum da oluşturmuş olduğum mukemmelliğe giden CEO yazı serisiyle eş değer olacak olan bir yazı serisine daha başlamayı planlıyorum. Bu yazı serisi ise pazarlama alanında ilerleyecek kişilerin yakından takip etmesi gereken bir yazı serisi olacak. Telefonla randevudan yüzyüze görüşmelere ve ürün hakkında veya randevu için e-posta atarken nelere dikkat edilmesi gerektiğine kadar oldukça çeşitli konularının olacağı bu yazı serisini sizlerle paylaşmak için sabırsızlanıyorum. Bilgiyle kalın :)

26 Kasım 2013 Salı

Samsung Note 3 İncelemesi ve Apple'ın Eksik Kaldığı Nokta...






          Videoda telefon hakkında ki gerekli tüm teknik ayrıntıları verdiği için bu konuları tekrardan burada değinmeyeceğim. Onun yerine daha çok kendi görüşümü sizinle paylaşacağım. 
          Açıkcası yaklaşık 2-3 yıl önce tablet kullanımı (konumuzun telefon olduğunu biliyorum ancak sıralayacağım bir kaç özelliğin galaxy tablet note'da olmasından dolayı konuma buradan başlama gereği duydum) hakkında ki düşüncelerim şimdikilerden farklıydı. O zamanlar tabletler benim için gereksizdi şimdiki özelliklerinin dışında hayatımın içinde ki çoğu alanda bir özelliğe yaramıyorlardı. Kişisel özellik olarak kitap okumayı seven ve kitapların kenarlarına, köşelerine notlar alan bir insanım, hal böyle oluncada tabletten kitap okumak hoşuma gitmezdi. Ta ki Samsung Note telefon ve tabletler için sayfanın neresine olursa olsun not yazabilme onu anında araştırabilme özelliğini getirene kadar. Önceden kitabı okurdum önemli yerlerin altını çızer ve soru işareti koyardım. Daha sonra pc ve telefondan onun araştırmasını yapar ve gerekli yerlere (defterlere) not ederdim. İşte tam olarak bu noktada Samsung yaptığı atılımla benim bu huyumu tek bir çatı altında topladı. Düşünsenize note'dan bir kitap okuyorsunuz ve sonra merak ettiğiniz bir kişi oluyor, bunu yuvarlak içine alıyor ve hemen Google'ıyorsunuz ve kitabın üzerine bununla ilgili notu hemen okuduğunuz sayfaya not edebiliyorsunuz. Mükemmel bir kolaylık!
          Bu özelliğin yanı sıra ScrapBook programı da Samsung'un çok iyi çıkarttığı bir iş olmuş. İstediğin veriyi istediğin şekilde kopyalayıp saklamak. İnanılmaz bir özellik!
          Aynı zamanda Samsung'un son ürünlerinde gözlemlediğim başka bir özellik ise yapay zekayı her gelen yenilik ile daha da geliştirmeleri.

          Samsung'un biz tüketicilere sadece yeni boyutlu, arttırılmış ram ve ghz'li telefonlar, tabletler vermiyor! Samsung bize aynı zamanda hayatımıza kolaylık sağlayacak yeni özellikler getiriyor. Apple'la aralarında ki en büyük ve can alıcı nokta işte tam da bu noktada. Apple sadece teknik özellikleri geliştirirken Samsung tüketicinin hayatını geliştirmek ve değiştirmek içinde ürünler çıkartıyor. Uzun vade de Apple'ın da bu az yaptığı özelliğini akıllı giysiler haricinde de geliştirmesi ve bize göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Yeni teknolojiler başımızı döndürsede, tüketiciler aynı zamanda (hayatlarına dokunarak) kalplerinide kazanmanızı istiyor... Ve Samsung bunu şimdiye kadar Apple'dan daha iyi yapmış durumda...



23 Kasım 2013 Cumartesi

APPLE İÇİN MUTLU BİR YIL OLACAK





Yazı Serisi: 2

          Geçen yıl Samsung'un Apple'a mahkeme kararı doğrultusunda indirimli hali ile tam 550 milyon dolar ödediğini biliyoruz. Son edindiğim haberde ise silikon vadesinde ki mahkemeden yeni bir dava ve yeni bir karar daha çıkmış bulunmakta. Bu karar ise yine Samsung'un Apple'ın iPhone ve iPad patentli özelliklerini kopyaladığı üzerine... Gündemde ki son karar ise Samsung'un Apple'a 290 milyon dolar ödeme kararı verildiğidir. Samsung'dan henüz bir ses çıkmadı ancak geçen yıl ki davada olduğu gibi bu karara da itirazda bulunulacağı düşünülüyor.

          Şimdi sizleri mahkeme koşelerinden alıp asıl konumuz olan Apple'ın son teknolojik yatırımlarına getirmek istiyorum. 
    
          Bu konu başlığında elime geçen bir kaç piyasa dedikodusundan ve Apple'ın 18 Kasım da aldığı teknoloji şirketi ile 2014'e nasıl başlayacağını yorumlayacağım. Konu hakkında diyebileceğim ilk şey 2014'de piyasanın tamamıyla ısınacağı ve Apple hisselerinin tekrar hak ettiği değerlere yükseleceğidir...

          Gerçek olay;
          Apple 18 Kasım da İsrailli PrimeSense firmasını satın almış bulunmakta. 

          Peki Apple bu hamleyi neden yaptı?
          PrimeSense firması, Microsoft'un XBox oyun konsolu için Kinect teknolojisini geliştirmekteydi. Nedir bu Kinect Teknolojisi? Kinect teknolojisi, cisimlerin ve oyuncuların dijital cihazlar tarafından üç boyutlu olarak algılanmasını sağlamaktadır. Bu haberi okuduğum da aklıma gelen iki şey vardı;
                    1.si; Apple bu teknolojiyi geliştirip XBox'a daha yüksek fiyattan vericek.
                    2.si; Yada ki bu seçenek bana daha mantıklı ve karlı bir yatırım olarak görünmekte. Oda Apple bu teknolojisini geliştirdiği yeni iPhone 6'da ki (eğer bu sefer cidden gelirse) projeksiyon teknolojisinde ve dedikodu olarak kulağıma gelen 12.9 İnç'lik dev ekranıyla yeni iPad Air'da konsol uygulaması olarak getireceğidir.

          Evet yanlış duymadınız 12.9 İnçlik bir ekran ellerinizin arasında. Gerçekçi olmam gerekirse bu normal piyasa tablet boyutundan (9.7) tam olarak 3.2 inç yani yaklaşık olarak 8 cm daha büyük... Tıpkı elimizde bulunan bir dizüstü ekranı (13.3 inç=Apple MacBook Pro) gibi... Lakin boyutu birnevi dezavataj olsa da bu ekran boyutu ile gelecek olan ve piyasada ki en yüksek çözünürlüğe sahip olacak olan Ultra High Definition özelliğidir. İşte bu iki özellik eğer ki oyun konsolu teknolojisiyle birleşirse sonuç muhteşem olur. Düşünsenize taşıması her ne kadar zor olacak olsa bile, ellerinizin altında taşınabilir bir eğlence merkezi olacak.

          Diğer bir dedikodu ise;
          iPhone 6'nın da normal serilerinden daha büyük ekranla piyasaya sunulacağıdır. Bu konuda da demek istediğim tek şey projeksiyon özelliği ile oyun konsolu özelliğinin birleşmesi sonucu Apple hisseleri kuruluşundan bu yana göreceği en iyi tavan fiyatını alacağıdır.

          Kim bilir belki buda olur. Zaten Jobs'ın da yaptığı şey bu değil miydi? İlk önce 1000 şarkıyı cebimize sığdırdılar şimdiyse sıkıcı geçen bir alanı duvara yansıtılan ışık ile eğlenceli bir hale neden getirmesinler?..

          Açıkcası bu diriliş Apple için çoktan gerekiyordu. 5c nin çıkacağını duyduğum gün düşündüğüm ilk şey; Apple 'ın bu ürün ile gerileyeceğiydi. Apple bugüne kadar ürünleriyle ve fiyatlarıyla gelir düzeyi yüksek kişilere ürünler sağladı. Bu topluluklar bu ürünü kullanırken belli bir kesimden kendilerini yüksek hissettiler... Ve Apple 5c ile bu hisleri onlardan Robin Hood misali diğer gelir gruplarına da vermeye kalkıştı. Evet bencede herkesin iPhone kullanması güzel bir şey ancak pırlanta herkesin elinde olsaydı yine kıymeti kalır mıydı sizce? Sanırım demek istediğimi anladınız.

          2013 de ağır yaralar alan Apple 2014 de tekrardan toparlanarak Samsung'a kaptırdığı tahtı geri alabilir gibi görünüyor. Peki bu olaylar yaşanırken ezeli rakibi Samsung boş mu duracak? Bunun cevabını ise 3. seriye saklamak istiyorum umarım beni mazur görürsünüz :)

20 Kasım 2013 Çarşamba

Apple mı? Samsung mu?


          Yeni yazı serilerimden biride apple ve samsung arasında olan stratejik atılımlar hakkında. Özellikle bu konuyu seçmemin sebebi ise iki rakip arasında sürekli süre gelen teknolojik gelişmelerle iyice kızışan ve hiç bitmeyecek olan rekabet durumudur. Bu seriyi sadece finansal açıdan değil aynı zamanda yönetimin seçtiği ürün stratejileri olarak da değineceğim. Belirtmediğim bir konu ise mbustaol@gmail.com adresinde ki blogun sahibinin de ben olduğumdur. Orada ki tüm yazıları bu bloga aktararak kaldığım yerden devam edicem. Şimdiden iyi bilgilenmeler :)

                                                                             
Apple mı? Samsung mu?


Yazı serisi:1

          Herkesin bildiği üzere akıllı telefon piyasasında iki önemli gücün birbiriyle olan çekişmesine tanıklık etmekteyiz. Apple ve Samsung. Bu rekabette geçtiğimiz yılı yükseliş ile önde kapatan Samsung oldu. Apple hisse senetlerini incelersek belirlenemeyen HTC, Samsung, Motorola davaları, İPhone 5 in batarya sorunu, ve İTunes güncellemesinin çıkış tarihinden bir ay sonra piyasaya çıkması Apple’ın hisse senedi değerlerini bir türlü rahat bırakmadı.

          Hisse senedi fiyatlarını dönem dönem incelendiğinde;

  Apple ile Samsung arasında yaşanan dava Ağustosda Apple lehine sonuçlandı ve ağustosun ilk günlerinde 585.16 dolar olan Apple hisseleri 700.10 gibi rekor bir seviyeye kadar yükselişe geçti.

  Apple daha sonra 12 Eylülde yaptığı ürün tanıtımında 21 Eylülde İPhone 5 in piyasaya çıkacağının haberini verdi. Bunun yanı sıra Apple’ın müzik indirme programı olan itunes un 11. yeni versiyonunun ekim ayında çıkacağının haberini verdi.

  Peki ama apple hisseleri yaklaşık olarak bir buçuk ayda 700.10 (23.09.12) dolar gibi muazzam bir rakamdan  527.44 (11.11.12) gibi bir değere nasıl geriledi?

  Apple bu konuda sonunu bir nevi kendi hazırladı. Nedeni ise terslikler üst üste geldi. HTC ile olan patent davasının uzaması bunların en başında olup, İTunes 11’in ekim ayında çıkacağı sözünün yerine getirilmeyerek kasım sonunda piyasaya sürülmesi tüketiciler tarafından olumsuz karşılandı. 
İPhone 5 in bataryasında ki sorunu şirket için korkunç bir haber olmuştur. Bu sorun incelenerek hatanın donanımda değil yazılımda olduğu bulundu ve kurtarıcı yazılım olan İOS 5.0.1 güncellenmesi piyasaya sunuldu. Güncelleme sonunda ve o tarihlerde HTC ile olan davalarının sonlanması üzerine yapılan 10 yıllık olumlu patent anlaşması Apple hisseleri gözle görülür bir artış sağlayarak iki haftada 585.3 (25.11.12) üst sınırına ulaştırdı.

          Apple tam rahat bir nefes alacaktı ki…

  Öncelikle 25.11.12 tarihinden sonraki düşüşün sebebiyle bunu açıklamak istiyorum. Apple dünya pazarlarına girdiği tarihten bu yana erişilmez ve böbürlenen bir marka ünvanını eline geçirmiş durumda. Bu lakap ona diğer şirketlerle iyi geçinememe gibi bir dezavantaj sundu. Düşüş sebepleriden biride bana göre budur. Apple 25 Kasım tarihinde Çin’de ki iki batarya üreticisi ile ipleri kopartarak anlaşmalarına son verdi. Bununla birlikte yine aynı tarihte İPad Mini, İPad4 ve yeni nesil MacBook’ların camlarını üreten Samsung ile anlaşmalarını sonlandırarak  AU Optronics ile anlaşma sağladılar.
          Apple 21 günde (30.12.12 – 20.01.12) tamı tamına 85.32 dolar değer kayıp etti.

  Jobs’ın döneminde Apple App Store uygulamasını Amazon alışveriş sitesi tarafından üstlenilmesini uygun görerek bir sözleşme imzalamıştı. Apple sözleşme sürecindeki kuralları ihlal ettiğinden dolayı Amazon Apple’a dava açarak bu davayı kazanmıştır. Bu düşüşün köklü sebeplerinden en büyüğü budur sanırım. 

  Samsung’un engellerinin kalkması Cook’un işine gelmedi…

  Bilindiği üzere bu iki dev şirket arasında geçen dava sürecinde Samsung’un Galaxy Nexus telefonu ve Galaxy 10.1 tablet bilgisayarı üzerindeki satış yasağı getirilmişti. Bu yasak ekim ayında kaldırılınca Samsung’un hisselerinde sadece bir haftada 529.5 seviyesinden 609.5 seviyesine yükseldiği gözlemlendi.

  İkili arasındaki artan rekabet son dönemlerde Samsung’un galip gelmesiyle devam diyor. 

  Yazımı burada noktalayarak gelecek yazım samsung – apple arasında ki ürün stratejilerinin ne yönde olması gerektiğini, iki şirketinde üstün gelebilmek için 2013 yılında hangi ürünleri piyasaya süreceğini ve bu yıl içinde hisselerin bunlardan nasıl etkilenebileceğini sizlerle paylaşacağım. Aynı zamanda haftaya sizlerle paylaşmak için sabırsızlandığım konu ise, İOS ve Android işletim sistemlerine rakip olarak yeni bir işletim sistemi geldiği ve bu sistemin samsung ve apple üzerinde ki etkileri ile şirketler bu sistemde hangi strateji ile hareket etmeli konusunu kaleme alacağım. Haftaya görüşmek üzere…




Uzun süre geçen yokluğun ardından...

         
          Yaklaşık bir yıldır blog yazılarıma devam edemedim diyemiyorum çünkü tamamen kendimden kaynakladığı için etmedim diyorum. Ancak geçtiğimiz bir yıl içerisinde bilgilenme konusunda da boş durmuş değilim. En kısa zamanda yeni konularla karşınıza çıkacağımı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.
          Bu aralıkta konu yelpazemide oldukça genişlettim. Gerek finansal gerek yönetim gereksede üretim alanlarında ki yazılarımı sizinle paylaşmak için sabırsızlanıyorum...

Mükemmeliğe giden bir CEO' nun öyküsü... (2)





Bir CEO Şirketinden 
En Yüksek Verimi Sağlamak İçin 
Nasıl Yönetmelidir?

          Bu konu yerleşmiş bazı tabuları yıkmak üzerine ve asıl olan, olması gereken yönetim şekilini sizlerle paylaşacağım. Bir çoğumuz yönetim şekillerinden olan Taylor Modelini duymuş veya birebir yaşayarak öğrenmiş ve bu yönetim şeklinin artık ne kadar demode ve gereksiz olduğunu gözlemlemiştir. Bu modelin zararlarında bir kaçını saymak gerekirse: 
          Taylor Modeli;
               - Yaratıcılığı ve üretkenliği,
               - Takım çalışmasını,
               - Ast ve Üst arası iletişimi,
               - Kişisel ruh halini vb.
          Öldürmektedir.
          Bu durumun diğer bir isimi ise dikey hiyerarşidir. Şirketler geçte olsa (80 lerin başında) bu sistemin artık değişmesi gerektiğini anladı ve yönetim şekillerini yavaş yavaşta olsa yatay hiyerarşiye doğru değiştirmeye başladılar (Dikey Hiyerarşiden Yatay hiyerarşiye). Yatay hiyerarşinin faydalarını ve neden bu yönetim şeklinin en iyi olduğunu açıklamadan önce Japon sanayici Konosuke Matsushita'nın 1988 yılında Taylor Modeli hakkında söylediği sözleri sizlerle paylaşmak isterim:
          
          Biz kazandık, siz kaybettiniz; biz kazanacağız ve siz de kaybedeceksiniz. Hiçbirşey yapamazsınız, çünkü başarısızlığınız bir iç hastalıktır. Firmalarınız Taylor’un prensiplerine dayandırılmıştır. Daha beteri kafalarınız da Taylorlaştırılmıştır. Katı bir biçimde inanmaktasınız ki, iyi yönetim yöneticilerin bir tarafta, çalışanların diğer bir tarafta; bir başka anlatımla iyi yönetim; bir tarafta düşünen adamlar, diğer tarafta da yalnızca iş görebilen adamlar anlamına gelmektedir. Sizler için yöneticilik, yönetimin fikirlerini yumuşak bir biçimde çalışanların ellerine ulaştırmak sanatıdır.

           Biz Taylor’u aştık İş dünyasının korkunç karmaşık bir hale geldiğinin farkındayız. Risklerle, beklenmeyenlerle ve rekabetle giderek artan biçimde dolan bir çevre içinde hayatta kalabilmek son derece büyük belirsizlikler içerir. Bu sebeple bir firma, hayatta kalabilmek için tüm çalışanlarının sürekli bağlılık taahhüdüne sahip olmak zorundadır. Bizim için yönetim fert ya da sınıf engellerinden bağımsız, topyekûn iş gücünün firma hizmetine şuurlu bağlılığıdır.

           Biz yeni teknolojik ve ekonomik talepleri sizlerden daha iyi bir biçimde karşıladık. Biz biliyoruz ki çok parlak da olsa birkaç teknokratın zekası, bu talepleri karşılamakta tam manası ile yetersiz kalır. Yalnızca topyekün çalışanların zekaları bir firmanın yeni çevresinde karşılaştığı iniş, çıkış ve ihtiyaçlarla yaşayabilmesine imkan tanır. Evet biz kazanacağız ve siz kaybedeceksiniz. Çünkü sizler zihninizi modası geçmiş Taylorizmden kurtaramıyorsunuz, bizlerse ona hiç takılmamıştık.”
           
          Şunuda belirtmek isterimki Konosuke bu sözleri Amerikan Sanayicilerine konuşma yaparken söylemiştir. Konosuke' nin kendi ve çalışanları için ne kadarda yüksek bir övünç kaynağı olmuştur öyle değil mi?. İşte yatay hiyerarşininde özü budur patronundan temizlikçisine herkes bir çalışandır ve bulunduğu şirketi üst düzlere götürmek için çalışan sanatçılar olarak görülürler.
          Dikey hiyerarşide fikirler üstten alta giderken, yatay hiyerarşide fikirler üstten alta, alttan üste kısacası herkesin bir önerisi eklenerek tüm şirketi dolaşır. Bunun en önemli yanı ise üstten gelen bir fikir zorlaması olmadığı için, kişiler kendilerine güvenerek fikirlerini ortaya atıp, onları savunabilmektedir. 
          Patronların burada yapmaları gereken en önemli işlerden biride fikirleri sabırla dinlemektir. Bir çalışan için patronu tarafından dinlenilmek önemlidir. Nedeni ise; kendisinden üstün birinin kendisine değer vererek onu dinlemesi kişideki güveni arttırır. Bu güven artışı karşısında ki kişiye rezil olma durumunu azaltarak fikir üretimini arttırır. Bunun farkında olan birkaç Amerikan şirketindeki yöneticilerin kapılarının üzerinde " Eğer bir fikriniz var ise gelip bizimle paylaşabilirsiniz." yazmaktadır. İletişimin kıt olduğu bir ortamda üretkenliğin olamıycağı gayet nettir.
          Bir diğer konu ise çalışanları gerektiğinde ödüllendirmektir. Sanırım bunu en iyi yapak kişilerin başında da Steve Jobs gelmekte. Jobs, A takımı ekibini her zaman bunaltıcı derecede sıksa bile proje bitiminde ekibiyle birlikte Hawaii tatiline çıkardı. Steve Jobs' ın yaşantısını bilenler onun ekibini ne kadar sıkı yönettiğini ve bunalttığını fark etmişlerdir sanırım. Bu bunaltma haline ekibini proje üzerinde günlerce uykusuz bir şekilde çalışmalarını istemesi ve bir ayda bitirilecek işleri bir hafta içinde bitirmelerini istemeside dahildir. Buda kişide bir soru işaretine neden oluyor: " Çalışanlar nasıl oluyorda ekibini bu kadar çok bunaltan bir patronla çalışmaktan zevk alıyorlar.". Herkesinde bildiği gibi Jobs bir iş adamından çok bir adam adamıydı. O çalışanlarına nasıl moral depolayacağını iyi biliyordu. Onlara bir ayda bitirilecek bir işi bir haftada bitirmelerini isterken, onların bunu bitirebilceklerini inandığı ve onlarıda inandırabildiği içindi. Aynı zamanda Jobs ofiste giyilmesi üzere çeşitli mizahi t-shirtler bastırmıştı. Bu t-shirtlerde "haftada 60 saat çalışsamda, mutluyum!" tarzında yazılar yazmaktaydı. Bu tür mizahi oluşumlar çalışanları aşırı stres durumundan uzak tutarak işine yoğunlaşmasınıda olumlu yönde etkilemekteydi. En önemli etken ise Jobs para için değil dünyayı değiştirmek için ürünlerini mükemmelleştirmekteydi. Jobs çalışanlarınıda bu kritere uyan kişilerden seçti ve şu anda Apple'ın geldiği noktayı hepimiz biliyoruz. 
          Emerson'un da dediği gibi; 
"Yapılırken heyacan duyulmayan işler başarılamaz."


          Çalışanlara yaptıkları işi sevdirmenin en önemli kısımlarından biri ise; Adama iş değil, işe adam olmalıdır. Eğer bir kişi sevdiği bir işi yapmazsa o şirkette sadece otonom yaşam sürer. 

          Bitirmeden önce serimin gelecek konusunu sizlerle paylaşmak isterim. Serinin üçüncü yazısı bir CEO'nun kurum içerisinde kişisel gelişime vermesi gereken önemi ve bunu nasıl gerçekleştirebileceği üzerine olacak. Yazımı yine bugünki konuyla ilgili bir sözle bitirmek istiyorum:


"Aslında herkes dahidir.
Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, 
tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirir."
                                                                                           Albert Einstein

19 Kasım 2013 Salı



          Bu yazı serisine başlama nedenim: Herkes gibi bende çocukluk dönemimden bu yana kadar kendimi çeşitli mesleklerin üniformaları içine koydum. Asronot, mimar, avukat, vb. gibi. Bunlardan sonuncusu ise sizinde tahmin edebileceğiniz gibi bir CEO olmak ve bu yolda yürümek bana mutluluk veriyor. Tabi her yol gibi bu yolunda çeşitli zorlukları var. İnsanlarla iletişim ve davranışlarınız, idari ve ekonomik kararlar vb.. Amacım gümrükten geçmeden tüm donanımlara sahip olmak ve bunun için çeşitli kitap ve insanlardan yardım almak. Bu yazının çıkış kaynağıda budur okuduğum kitaplar ve yaşam öykülerini bir araya getirerek bunları CEO luğa giden birer durak gibi sizlerle paylaşacağım. Tabi ki bunları sizlere kendi görüşlerimle harmanlayıp sunacağım. Umarım bu bilgiler bana olduğu kadar sizede bu yolda yardımcı olur. :))


          Bu bölümde sizlere bir CEO'nun davetlerde astlarla ilişkileri ve genel davranışlarının nasıl olacağını ve CEO' ların olası öğrenme çeşitleri üzerine duracağım.

          Her CEO da olduğu gibi davetler iş ilişkilerinin oldukça yüksek derecede konuşularak geliştiği ortamlardır. Bu oluşumda çoğu CEO diğer üst yöneticilerin paçalarına yapışırken astları takmamakta hatta görmemezlikten gelmektedir. Şahsi görüşüme göre bu yapılabilecek en büyük hatalardan biridir. Şu unutulmamalıdır ki; bir organizasyonun yükünü en çok astlar çeker ve bu oluşumun yükü kıdem düstükçe artmaktadır. Asttan üste giderken ise iş yükü azalarak karar verme yükü artmaktadır. Peki davetlerde veya günlük ilişkilerde astlarla ilişkimiz nasıl olmalı? Bu süreçte kendinize bir ajanda almalısınız. Ajandanın içeriği tamamen personelinizle ilgili küçük bilgilerden oluşucaktır ve az çok bunları hatırlamanız gerekmektedir. Bunun amacı ise karşılaşılan personelle iletişim kurarken tıkanmama ve şahsi sorular sorarak onun bir nevi gönlünü kazanmaktır. Ancak gönlünü kazandığınız kişiler size sadık ve her dediğinizi yapıcak düzeye gelirler. Ancak iletişimin bu kadar sıkı olduğu bir ortamda yaratıcı fikirler oluşmaya başlar. Eğer ki bu böyle olmasaydı Steve Jobs baştan tökezlerdi sanırım. Böyle ortamlarda  bir CEO her zaman kapıya yakın olmalı ve gelenleri enerjik bir şekilde gülümseyip, kibarca el sıkışıp kısa bir konuşmayla etrafındakileri etkilemelidir. İşte bu oluşumun en önemli kısımı da budur, konuşmanın ne kadar süreceği. Belli bir kısıtı olmamakla birlikte bu ölçüt beş dakikayı geçmemelidir ki herkes ile konuşmuş veya tanışmış olabilesiniz bu yüzden etrafındaki herkese dokunup geçmelisiniz ("touch and go"). Bu konu kısaca bu şekildeydi şimdi ise sırada: Bir CEO çevresinde ki bilgileri hangi tekniklerle öğrenmelidir? Bir CEO' yu hayranlık uyandıracak konuma getiren en önemli özellik, her durumdan yeni dersler çıkarmak için çaba gösteriyor olmalarıdır. Steve Jobs' ın da dediği gibi...


           Peki bu hazineye hangi yollardan ulaşıyorlar?
          1-) İnsanlarla konuşarak: Etkin CEO' ların en sevdikleri yönetim şekli etrafta yürürken yönetmektir. Yani çalışanlarla her daim iç içe olmalarıdır. Böyle bir ortamda CEOlar kendilerini konuşarak ve soru sorarak bilgilerini geliştirmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli yer gevezelik yaparak manasız konularda konuşmamaktır. Northrop King firmasının CEO'su Ed Shonsey iletişimi arttırarak daha fazla bilgi edinebilmek için, randevulara olması gerekenden daha erken gidilmesini önermektedir. 
          2-) Hatalardan ders çıkartarak: Yapılan araştırmalarla en iyi öğrenmenin deneyimlerle kazanıldığını artık hepimiz biliyoruz. Ancak şu da bir gerçek ki en iyi öğrenme hatalarımızdan çıkardığımız derslerden gelir. Siz mücadele ettikçe zaman içerisinde daha başarılı olursunuz. En çok dikkat etmeniz gereken konu ise hatalarınızı tekrar etmemeniz. Eğer aynı hatayı bir daha yaparsanız, bu hata yapmayı sürdürebileceğiniz anlamına gelir ve bu durum üstlerce pek hoş karşılanmayabilir.
          3-) Başkalarının deneyimlerinden faydalanın: Tüm deneyimleri hata yaparak öğrenemeyiz bu hem çevremiz için olumsuz olur hem de buna ömrümüz yetmez. Bu yüzden çoğu insanın geleneksel öğrenim araçlarından çok tercih ettiği şekli yani gözlemlemeyi kullanın. İletişim halinde olduğunuz kişileri spot ışığı altına alın ve onları çeşitli zamanlarda gözlemleyin. Hoşunuza giden ve ileride size yardımcı olacak olan davranışları kendinizde denemeye başlayın. Kişi olarak özellikle şirketinizde ki CEO'yu seçebilirsiniz. Sizin için bundan iyi gözlem merkezi olamaz. Patronunuz kötü bir yönetici ise sadece kovulmasını bekleyebilir ve bunu yaparkende ondan neler yapılmaması gerektiğini öğrenebilirsiniz. Bu gözlemin bir artısıda bir süre sonra CEO' nuzun hareketlerini kestirebilirsiniz. O söylemeden yapılması gerekenleri yapmaya başladığınız için bu hem terfi şansınızı arttırır hem de kovulma riskini ortadan kaldırır.
          4-) Etkin liderlerden öykülenin: Patronunuzdan her gün bir şeyler öğrenmeye bakın. Bu kişisel gelişimlerden bile on kat daha iyi bir yönetici olmanızı sağlayacaktır.İyi bir patron ülkedeki en iyi iş okuludur. 
          5-) Her gün yeni bir şey öğrenin: Her şeyden haberdar olun ve duyularınızı geliştirin. Artık şirketler işe joker nitelikteki kişileri alıyorlar. Bu niteliği kazanmak için ise hayatınızda farklılıklar düzenleyebilirsiniz. Şirketinizdenki odanıza veya kafeteryaya farklı yollardan gidin, farklı insanlarla tanışarak sorular sorun. Her insanın kendince yapabildiği iyi bir şey vardır. Bunları öğrenin ve farklılıkların toplandığı yerde bulunun. Bunlar için zamanınız yoksa küçük adımlar atın ve bu küçük adımlar sonunda size dev adımlar olarak geri dönsün.
     
          Yazımı bitirmeden önce bir kaç dipnotluk bilgi vermek isterim. Eğer kendini geliştiren bir patronla çalışmıyorsanız ve siz kendi gelişiminize olduğundan çok önem veriyor iseniz bunu başta olmak üzere patronunuza belli etmemek en iyisidir. Bilginizi övünme düzeyine kadar kullanmak her zaman en iyisidir. Bu sınırı aşarsanız çevrenizdekiler sizi kendini beğenmiş olarak görebilir. Bu yüzden kendinizi geliştirmeyi bir gösteriş olarak kullanmayın. Yanlızca tekni becerilerinizi geliştirmeyin aynı zamanda kişilik, dürüstlük, sağduyu vb. gibi özelliklerinizde geliştirmeyi ihmal etmeyin.Warren Buffett işe alacağı kişide her zaman üç özelliğe bakmaktadır. Zeka, enerji ve dürüstlük. Sonunada şöyle eklemektedir; eğer bir kişi dürüst değil ise diğer iki özelliğinde hiç bir önemi yoktur.

          Bir sonraki yazımın konusu: " Bir CEO' nun şirketini en uygun şekilde nasıl yönetebilir?" Üzerine olacak. Yazımı bugün ki konuyla ilgili bir yazıyla bitirmek istiyorum.

"Ne kadar çok bilgi o kadar düşük ego,
  Ne kadar az bilgi o kadar yüksek ego" 
                                                                                            Albert Einstein

11 Mart 2013 Pazartesi

Neden en iyi pixar?



NEDEN EN İYİ


?..

          Yazıma Pixar Üniversitesi dekanı Randy S. Nelson' ın şu sözleriyle başlamak istiyorum: " Hollywood modelindeki sorun şu: "birlikte nasıl çalışabileceğinizi nihayet fark ettiğiniz gün, genellikle yapımın tamamlandığı gündür." .
          Pixar' ı başta Disney olmak üzere diğer animasyon şirketlerinden ayıran temel özellikte budur. Yani kurum kültürü. Hollywood' da çevirilen filmlerde, film bittiği anda yönetmenler, senaryo yazarları ve bütün film ekibi dağılmaktadır. Ancak Pixar bu modelin tersi üzerine işlemektedir. Ortada bir film olsun veya olmasın tüm çalışanlar bina içerisinde her zaman birliktedir. Bu kültürün oluşumunda Steve jobs' ın bina tasarımında kullandığı ilginç detaylar içinde yatmaktadır. Jobs, kurum binasında tek giriş-çıkış, tek kafeterya, tek kütüphane hatta tek tuvalet olmasını istemiştir. Bunun amacı ise, çalışanların her zaman birlikte olmaları ve böylelikle samimi ve üretken bir ortam oluşmasıydı. Hal böyle olduğunda yeni fikirlerin binanın her köşesinde dolaşıyor olması şaşılacak bir olay değil. Tabi bu yaratıcılığa sadece iletişim değil aynı zamanda kurum içindeki parasal stratejide önemli rol oynamakta. Pixar da yönetmenler, senaryo yazarları ve tüm film ekibine büyük miktarlarda hisse senedi opsiyonu verilmiştir. Böylelikle kişilerin maaşları şirketin piyasada ki değerine göre değişmektedir.
          Pixar, diğer animasyon şirketleri gibi satış sunumlarına ve öykü fikirlerine büyük fonlar sağlamak yerine çalışanlarının kariyer gelişimine yatırım yakmakta. Nelson' un dediği gibi: "Biz fikir merkezli bir işten insan merkezli bir işe büyük bir sıçrama yaptık. Fikir geliştirmek yerine insanları geliştiriyoruz. Fikirlere yatırım yapmak yerine insanlara yatırım yapıyoruz.". Bu şirket içi gelişimini Pixar Üniversitesi üstlenmektedir. Bu üniversitede ister konuyla ilgili olsun ister olmasın herkes istediği konuda eğitim alabilmektedir. Öyle ki bu ast-üst ayrımsızlık kültürünün ortamında ki bir eğitim sırasında ceo ve temizlik görevlisi dahi yan yana oturabilmektedir. Nelson bu eğitim hakkında: " Ömür boyu olanlarla dolu bir öğrenme kültürü yaratmaya çalışıyoruz." demiştir.
          Kültürün bir başka özelliği ise çalışma ortamında günlük iş yaşamında sık rastlanan kişisel rekabetler, arkadan bıçaklamalar veya her an işten atılma korkusu vb. gibi olayların olmamasıdır. Pixar da şirket bir bütündür. Projede çalışan herkes bir sanatçı kabul edilir ve birlikte tek bir amaç için ilerlenir. Bu kültürde animatörler hem zenginleşiyor hem de eğlenceli zaman geçiriyorlar. Böylesine çalışınılası bir kurum kültürüne sahip bir şirkette kim çalışmak istemezki... Yazımı Pixar' ın 25 yıl içinde gerçekleştirdiği animasyonları içeren bir video paylaşarak bitiriyorum. İyi seyirler...